Blog

Makaleler

Kaygı Bozukluğu

Kaygı Bozukluğu

Psikolog

Çeşitli psikoterapi yöntemleri (Sanal gerçeklik terapisi gibi) özellikle kaygı bozukluğu ve fobi tedavilerinde aktif olarak kullanılabilmektedir. Bunun yanında tekniğin uygulaması sadece bu alanlarla sınırlı olmak zorunda değildir. Bu konu tamamen psikoterapistin hayal gücü ile alakalı bir durumdur. Söz gelimi uçak korkularına yönelik kullanılan bir sanal gerçeklik sahnesi bu korkusu olmayan birinde tetikleyici olması açısından bu sahneyle ilişkili öğeler için kullanılabilir. Ya da rahatlatlama sahneleri seansta yoğun duygusal süreçten geçen bir kişinin rahatlatılması için kullanılabilir.

Sanal gerçeklik terapisinin özgül fobilere yönelik olarak kullanılması en yaygın kullanım şeklidir. Uçak fobisi olan bir insanın direk uçağı binmesi, köpeklerden ölesiye korkan birinin doğrudan köpekle yüzleştirilmesi çok mümkün olamayacaktır. Özellikle yoğun derecede bu korkulara sahip kişilerin aşamalı olarak maruz bırakılması önemli bir gerekliliktir ve bu sanal gerçeklik terapi yöntemleriyle mümkündür.

Panik veya kaygı bozukluğu durumlarının sık karşılaşılan korku durumlarını da içermesi açısından bu psikoterapatik müdahale biçimi önemli bir avantaj sağlamaktadır.

kaygı bozukluğu psikolog, psikolog bağdat caddesi

 

Bilişsel Davranışçı Terapi Nedir?

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) güncel ruhsal sıkıntılara yönelen, kısa sürede sonuç alınabilen etkin bir psikoterapi yaklaşımıdır. Düşüncelerin ve duyguların temelde davranışı şekillendirdiği gerçeği üzerine kurulmuştur. Düşünce sistemi değiştirilerek bireylerin olaylara daha farklı bir bakış açısıyla yaklaşmalarını sağlamaktadır.

Beynimizde gün içinde farkında olmadığımız yaklaşık 4.000 tane anlamsız düşünceler akışı olmaktadır, bu düşüncelerden bazıları bizi kötü hissettiren saplantılı, otomatik olan düşüncelerdir. Bu otomatik düşünceler ergenlik döneminde oluşmuş kötü hissettiren düşünce kalıplarıdır. Örneğin, bazı kişiler olaylar karşısında sürekli bir şekilde negatif düşünmeye eğilim göstermekte olup, bu durum kişinin otomatik düşüncelerinin bilişsel terapi ile ortaya çıkartılıp tekrardan yorumlanarak düzeltilmesiyle kişinin negatif bakış açısı değiştirilir. Mantığı bu şekilde özetlenen bir terapi yöntemi olmasına rağmen, terapiyi yapan uzman terapistin zekası ve tecrübesine bağlı olarak etkisi kuvvetlenen ve kısa sürede sonuç alınabilecek bir terapi yöntemidir. Dünyada gittikçe etkinliği kanıtlanmış ve literatürlere girmiştir.

Sanal Gerçeklik Terapisi, fobiler

Fobiler

Fobiler, sanal gerçeklik terapisi ile olumlu sonuçlar alınabilen kaygı bozukluklarıdır.

1- Agorafobi

Kaçması çok  zor veya utanç verici olabilecek ya da panik atak veya benzer belirtilerin (baş dönmesi, düşme, kontrolünü kaybetme, kusma, vb) olması halinde yardım alınamayacağı, yer ve durumlarda bulunmaktan korkma olarak tanımlanmaktadır.

2- Panik Bozukluk

Tekrarlayan panik bozukluk belirtilerinin kısa sürede doruğa ulaştığı, yoğun kalp çarpıntısı, titreme, terleme, soluk alamama, göğüs ağrısı, bulantı, karın ağrısı, ölüm ya da çıldırma korkusu gibi belirtilerle kendini gösteren bir durumdur.

3-Özgül Fobiler

Yükseklik fobisi:

Kaçınmanın yoğunluğu bireyin özel durumunda bağlıdır, ancak bu tepkinin bir süreç içinde nasıl tezahür ettiğini tespit edebilmek önemlidir; yani merdiven çıkmaktan, bir uçurum kenarında olmaya kadar, giderek artan yüksekliklerin tepki seviyelerinin belirlenmesi.

Araç Kullanma Korkusu

Araç kullanma korkusu, mevcut ruhsal bozukluklar özgül fobiler altında durumsal bir fobi türü olarak geçer.

Araç kullanma uyarıcısı ile karşı karşıya kalınca güçlü ve sürekliliği olabilen bir korkudur.

Nüfusun %4.1’inin araç kullanma korkusu yaşadığını gösterse de, araç kullanmak ile ilgili bir tür korkusu olan kişilerin%23’ye kadar ulaşmaktadır. Araç kullanma korkusu olan kişiler, korkularının aşırı olduğunu kabul ederler.

Araç kullanma korkusu bir araç kazasından sonra gelişebileceğini ve bir travma sonrası stres bozukluğunun bir parçası olabilir.

Bu korku, agorafobi, panik bozuklukları veya sosyal fobi gibi, farklı anksiyete bozukluklarına evrilebilir. Dolayısıyla, bu konu bir ruh sağlığı uzmanıyla değerlendirmesi ile bulunur.

Hayvan Fobisi

Bu kapsamda sık karşılaşılan durumlar genellikle kedi, köpek, güvercin, fare, hamam böceği başta olmak üzere çeşitli hayvanlara karşı korku, mevcut ruhsal bozuklukları tanısal sistemleri kapsamında, belli bir hayvan türüne ilişkin belirgin bir fobi olarak tanımlanır.

Günümüzde, hayvanlara ilişkin fobiler çok yaygın bir sorundur ve bu gibi bir sorunla yaşamı boyunca karşılaşmış kişiler nüfusun %7,10’unu kapsar. Bu bağlamda bakıldığında, dünya genelinde hamam böceği ve örümcek fobileri en sık görülen korkulardandır.

 

Topluluk Önünde Konuşma Korkusu(Sosyal fobi)

Sanal gerçeklik terapisinin en etkili olduğu alanlardan biridir.

DSM V’e gore topluluk önünde konuşmaktan korkma  bir sosyal fobi olarak sınıflandırılır.

Ancak, belirtilmelidir ki vakaların %28’i sosyal fobi olarak tanımlanmaktadır. Genel olarak, mevcut verilere göre, topluluk önünde konuşma bağlamında nüfusun %33’ü anksiyete yaşamaktadır.

Bu veri önemlidir; sadece yüksek oranda görülmesi nedeniyle değil, aynı zamanda, kişilerin akademik ve mesleki gelecekleri için olumsuz sonuçlar doğurabilir. Ayrıca bu alan, kaçınmaların, yüksek olduğu da bir alandır.

 

Uçma Korkusu

Uçma fobisi (korkusu), mevcut ruhsal bozukluklar sınıflandırma sistemi kapsamında spesifik fobiler altında durumsal bir fobi türü olarak tanımlanmaktadır.

İnsanların %10’u uçma konusunda ciddi düzeyde korku duymakta ve mümkünse bundan kaçınırlar ve %15’i ise oldukça fazla rahatsızlık duymasına rağmen uçmaya devam etmekte.

Uçma korkusu olan kişiler, nüfusun %3’ünü temsil eder.

 

TIBBİ MÜDAHALE KORKUSU (Kan, iğne, yaralanma) İğne Korkusunun Tedavisi için Sanal Ortamlar

Kan İğne yaralanma fobisi, mevcut ruhsal bozukluklar sınıflandırma sistemi kapsamında spesifik fobiler altında tanımlanmaktadır.

 

Karanlık korkusu

Karanlık korkusu yaygın bir bozukluktur. Maruz bırakma karanlık korkusu üzerinde başarı sağlamış önemli bir davranışçı yöntemdir. Sanal gerçeklik destekli bilişsel davranışçı terapilerin karanlık korkusunu azalttığına dair yayınlar bulunmaktadır.

Sınav Kaygısı

Sınav kaygısı üzerine yazılmış makaleler gözden geçirildiğinde sınav kaygısı olan kişiler yüksek oranda “sosyal değerlendirme kaygısı”na sahiptir, ki bir sosyal fobi çalışması, katılımcılar arasında %20 oranında sınav kaygısı olduğunu göstermiştir. Sanal gerçeklik destekli bilişsel davranışçı terapilerin sınav kaygısını azalttığına dair araştırmalar mevcuttur.

Sanal Gerçeklik Terapisi (Virtual Reality Exposure Therapy)

 

Sanal Gerçeklik Terapisi Kimler Tarafından Uygulanır?

Kimler Tarafından Uygulanır?

Sanal gerçeklik terapisi, sanal gerçeklik konusunda deneyimli, teorisine, yazılımına ve donanımına hakim,  Psikiyatrist ya da klinik psikologlar tarafından uygulanmalıdır. Aynı zamanda terapistin, Bilişsel Davranışçı Psikoterapi konusunda da yeterliliği olmalıdır. ( psikoloji eğitimi istanbul )

Sanal Gerçeklik Terapisi Eğitimi Alen Psikoloji tarafından belli periyotlarda açılan bir eğitimdir. Bu eğitimde sanal gerçeklik terapisinin teorik ve uygulamalı olarak anlatımı sağlanır. Eğitim BDT temellerine göre verilen bir eğitim olduğundan katılımcıların BDT eğitimi almış olmaları beklenir. Eğitime katılan kişilerin bu eğitim sonrası öğrendiklerini uygulaması ve bu konuda süpervize edilmesi de gerekmektedir. Süpervize edilmiş olan kişilere sağlanacak olan sertifikasyonla kişiler Sanal Gerçeklik Terapisti ünvanı kazanır.

psikoloji eğitimi istanbul

 

Sanal Gerçeklik Terapisi Eğitimi

Psikoloji Teknolojileri Enstitüsü

zeka testi

Zeka Testi ve Yorumlama

Zeka Testi Tarihçesi

Bebek veya bebek IQ’nun ölçülmesi, pratik olarak, imkansız bir görev gibi görünmektedir. Zeka testi katılımcıların matematik testlerinde, hafıza görevlerinde, kelime testlerinde ve duyusal algıyı test eden bulmacalarda beceri göstermelerini gerektirerek puanlarına ulaşır. Bebeklerin herkesin dikkatini dağıtabildiği ve bebek konuşmasının çok sınırlı bir iletişim şekli olduğu düşünüldüğünde, standart modern bir test aslında işe yaramaz. Bu, bilim adamlarının bir bebeğin zihninin gelecekteki başarısını görmelerini sağlayacak çocuklar için IQ testleri tasarlamaya çalışmasını durdurmadı. Belki de bebek IQ testlerinin garip dünyası hakkında en çılgın şey, bir bilim insanının gelecekteki başarılarını gerçekten tahmin edebilecek bebekler için bir teste ne kadar yaklaştığıdır.

1985’te psikolog Dr. Joseph Fagan III, bebek zekasının gelecekteki zekanın hem bilinebilir, hem ölçülebilir hem de öngörücü olduğunu keşfetti. Bu noktaya kadar, çocuklar için IQ testleri beş yaş ve üstü olanlar içindi – araştırmacılara cevap verecek kadar iyi iletişim kurabilenler için. David Wechsler gibi psikologlar, ilköğretim çağındaki çocuklar için IQ puanı sağlamak için kelime testi, görsel bulmacalar, matematik problemleri ve hafıza testleri kullandı. 1965’te psikolog Nancy Bayley yaklaştı ve test yöneticilerinin gözlemine göre puanlanan Bayley Bebek Gelişimi Ölçeklerini geliştirdi. Ancak Bayley ölçekleri bir IQ testi olarak başarısız oldu, çünkü bebeklerde gözlenen sözsüz motor davranışların gelecekteki bilişsel yeteneklerle hiçbir ilgisi yoktur. Örneğin, nesneleri erken kavrayan ve manipüle eden bir çocuk mutlaka akıllı bir yetişkine dönüşmez.

Diyelim çocuğunuz için zeka testi yaptırdınız ve sonuçları aldınız. 150 IQ skoru ile çocuğunuzun üstün yetenekli aralığa düştüğünü öğrenirsiniz. Bu ne anlama geliyor? Bir çocuğun yüksek yetenekli  olmasının ne anlama geldiğini anlayabilmeniz için, IQ puanlarının neyi temsil ettiğini anlamanız gerekir.

IQ Puanlarının Ölçülmesi

IQ puanı zekanın, öncelikle bir kişinin akıl yürütme yeteneğinin bir ölçüsüdür. Puan ne kadar yüksek olursa, o kişinin akıl yürütme yeteneği o kadar yüksek olur.

Eğer herkesin IQ skorlarını alıp bunları çizersek, normal bir çan eğrisinde dağıldıklarını görebilirdik. Bu, çoğu skorun o çan eğrisinin merkezinde bir yere düşeceği anlamına gelir. Çan eğrisinin mutlak merkezindeki puan 100’dür ve çoğu skorun düşmesini beklediğimiz veya kümeleneceği yer burasıdır.

Skorlar normdan uzaklaştıkça (100) daha az ve daha az skor bulacağız. Ancak sayıları anlamlı kılmak için puanların değişkenliğini ölçebilmemiz gerekir. Standart sapmaların amacı budur, yani basitçe ortalama mesafe puanları normdan. İstatistikçiler, verilerin belirli bir formül aracılığıyla standart sapmasını belirler.

Zeka Testi ve Standart sapma

Bu puanları ve bir çan eğrisine nasıl uyduklarını anladıktan sonra, farklı yetenekli kategorilerini daha iyi anlayabilirsiniz. Neden 115 ile 130 arasındaki bir skor hafif yetenekli olarak değerlendiriliyor? 131 ve 145 puanları neden yüksek yetenekli? Cevap, IQ skorlarının çan eğrisindeki dağılımının standart sapmasında yatmaktadır.

Wechsler IQ testi de dahil olmak üzere birçok testte kullanılan standart sapma 15’tir. Test puanlarının çoğunluğu (yaklaşık yüzde 70), aşağıda bir standart sapma ile 100’ün üzerinde bir standart sapma arasında bir yere düşer.

Skorların çoğu 85 ile 115 arasındadır. Bu skorlar “ortalama” veya normal zeka aralığı olarak kabul edilir.

Skor 100’den ne kadar uzak olursa, o skorla o kadar az kişi buluruz. Bir ek standart sapmayı altına ve bir ek standart sapmayı 100’ün üzerine taşırsak, bu aralıklar içindeki puanların yaklaşık yüzde 25’ini bulacağız. Diğer bir deyişle, 70 ile 85 ve 115 ile 130 arasında IQ’lu insanlar nüfusun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturmaktadır.

Bu, normdan ilk iki standart sapmanın ötesinde bir yere sahip olacak nüfusun sadece yüzde 5’ini bırakır.

Üstün Zekalı Bir Çocuğu Tanımlama

Üstün Yeteneklilik Kategorileri

İnsanlar genellikle tüm üstün yetenekli çocukları tek bir gruba sokmak ister ve bu çocukların hepsinin aynı ihtiyaçları olduğunu varsayarlar. Hiçbir şey gerçeklerden daha uzak olamaz. Bu farklı çocuk gruplarının ihtiyaçlarındaki farkı anlamanın iyi bir yolu, bunların 100 normundan ne kadar uzakta olduklarını düşünmektir:

Hafif Yetenekli: 115-129
Orta derecede Yetenekli: 130 – 144
Yüksek Yetenekli: 145-159
İstisnai Olarak Yetenek Edildi: 160-179
Son Derece Üstün Yetenekliler: 180

Her grup için puanlara bakarsanız, her kategorinin normdan bir standart sapmayı temsil ettiğini fark edeceksiniz. Bir standart sapmanın yapabileceği farkı anlamak için 100’ün altındaki puanları göz önünde bulundurun.

100’ün her iki tarafında bir standart sapma normal veya ortalama aralıktadır. Bir standart sapma daha aşağı inerseniz, ılımlı entelektüel işlevler aralığına girersiniz (70 ila 84). Bu aralıkta puan alan çocuklar özel akademik hizmetlerden yararlanabilirler. Başka bir standart sapmayı düşürmek bizi orta derecede engelli (55 ila 70) aralığına götürür.1 Bir çocuğun puanı normdan ne kadar uzak olursa, özel akademik hizmetlere o kadar çok ihtiyaç duyacaktır.

Şimdi 100’ün aksi yönünde hareket edin. 100’ün üzerinde bir standart sapmaya kadar bir IQ skoru normal veya ortalama olarak kabul edilir. Bir standart sapma yukarı gidin ve hafif yetenekli aralıktasınız. Bu, 130 puanı olan bir çocuğun IQ değeri 100 olan bir çocuktan, IQ değeri 70 olan çocuktan farklıdır, bu da çocuğu özel hizmetler için kesinlikle nitelendiren bir puandır. Bir standart sapma daha yukarı gittik ve orta derecede yetenekli aralığa geçiyoruz (130 ila 144). 100’ün diğer tarafındaki aynı aralık, hafif geciktirilmiş aralıktır.

Hiçbir eğitimci, IQ’su 70’in altında olan her çocuğun, sınıftaki diğer tüm çocukların ihtiyaç duyduğu aynı akademik hizmetlere ihtiyaç duyduğuna inanmaz. 100’ün altındaki standart sapmalar anlamlıdır. 100’ün üzerinde olduklarında daha az anlamlı değiller.

IQ Puanlarıyla İlgili

Zeka testi bir bilim değildir. Bazen böyle görünebilir, ama değidir. Testlerden alınan puanlar, bir kişinin belirli bir günde test performansına dayalı olarak gerçekten tahminlerdir. Her zaman bir hata payı vardır. “Gerçek” puan daha yüksek olabilir veya biraz daha düşük olabilir, ancak hata payı içinde bir yerde olabilir.

Bununla birlikte, puanın önemli ölçüde değişmeyeceğini de belirtmek önemlidir.  Bir çocuğun aldığı en yüksek puan çocuğun IQ’sunun en iyi yansıması olacaktır (hata payı dahilinde). Ortalama bir çocuk, o gün iyi bir kahvaltı yediği ve iyi hissettiği için o kadar yüksek bir puan alamaz.

Wisc-R Zeka Testleri

PSikolojik Testler

Korona virus psikolojik etkileri Alen Psikoloji

Pandemi ve Post-Pandemi Döneminde Sürdürülebilir Psikoloji

Yeni tip koronavirüs (COVID-19) pandemisinin tüm dünyada yarattığı fiziksel etkilerine hepimiz şahit olduk. Doğal afetler içerisinde neredeyse en geniş kitlelere zarar veren veya yok eden bu biyolojik afet fiziksel etkilerinin yanı sıra psikolojik ve davranışsal sorunlara da yol açmakta. Bu derece ciddi bir küresel salgının fiziksel etkilerinin yanında bireyin psikolojisi üstündeki etkilerini, hem özel hayatında hem de iş hayatında bu etkiler ile başa çıkmak için gerekli psikolojik dayanıklılığı artırma yöntemlerinden bahsetmeye çalışacağız bu makalemizde.

Koronavirüs ve belirsizliği anlamak

2019 yılının sonlarında Çin’in Wuhan kentinde başlayan ve Türkiye’ye ve diğer ülkelere yayılmasına hiç ihtimal vermezken bir kaç ay içerisinde tüm dünyayı kasıp kavuran bu salgın hayatın doğal akışı içerisinde ne derece bir belirsizlik ortamında yaşadığımızın göstergesi. Bilim ve teknoloji nekadar gelişmiş olursa olsun veya hayatımız hernekadar planlı ve yolunda olursa olsun beklenmedik olaylar veya gelişmelerle karşılaşmamız hayatın akışının bir parçasıdır. Zira herşeyin kusursuz, düzenli ve tahmin edilebilir olduğu bir ortamda acı, kaygı, neşe, mutluluk üzüntü gibi hayata anlam veren duygularımızda olmazdı.

Normal hayatta salgın veya bunun gibi gerçek bir yaşamsal tehdit olmasa bile ailemiz, sağlığımız, kariyerimiz, ekonomik durumumuz gibi bir çok konuda beynimiz yakın geleceğe dair tüm olumsuz ihtimalleri tarar ve  belirli miktarda kaygıyı normal olarak oluşturur. Bu ilkel olarak hayatımızı ve türümüzü sürdürmek; modern zamanda ise statüyü ve iyi olma halini sürdürebilmek, olası riskleri ortadan kaldırmak amacıyla evrimsel sürecimiz boyunca geliştirilmiş koruyucu bir mekanizmadır. Ancak bu durum koronavirüs salgını gibi yaşamsal bir tehdit oluşturduğunda, minimum düzeyde olan bu kaygı miktarı artar ve uzun süreli olarak var olduğunda ruhsal sorunları da beraberinde getirebilir.

Dostoyevski’nin dediği gibi ” Belirsizlik, en kötü ihtimalden daha acı vericiydi…”

 

Uzun süren kaygı, korku ve stresin bireylerin psikolojisi üzerindeki olumsuz etkileri

İçinden geçtiğimiz ve yaşam tehditi oluşturan bu süreçte hepimizin şahit olduğu gibi kaygı ve korku farkettiğimiz veya farketmediğimiz pek çok davranış değişikliğine neden olabiliyor. Özellikle bu koronavirüs pandemi sürecinde gözlemlediğimiz  stoklama, sürekli haber alma, hastalanmaktan korkmak gibi endişelerin yanında gerekli koşullar sağlanamadığında iş gücünü sürdürememek, geçimini sağlayamamak, okulunu bitirememek gibi pek çok kaygı faktörü bir arada kişinin aşırı kaygı yüklemelerine ve ciddi ruhsal sorunlara neden olabilmektedir.  Kaygı ve stress düzeyi hangi seviyede olursa olsun uzun süreli olarak maruz kalındığında ve başa çıkılamadığında beraberinde endişe, karamsarlık, çaresizlik gibi depresyon belirtileri getirebilir.

Salgının diğer bir olumsuz etkisi koronavirüsün bulaş yoluyla aktarılması ve bunun sosyal izalasyona neden olmasıyla günlük yaşamda kısıtlanmalar ve yanlızlaşmaların olmasıdır. Bu durumda içe kapanma, sosyal olarak kendini yeteri kadar gerçekleştirememesi gibi sorunlardan dolayı davranış bozukluğu ve psikolojik reaksiyonların tetiklenmesine veya geliştirilmesine neden olabilir.

Pandemi ve pandami sonrası iş hayatı

Son zamanlarda içerisinden geçtiğimiz Covid-19 pandemi sürecinde hernekadar sağlık ve diğer hizmet çalışanlarımız fedakar bir şekilde görevlerini sahada sürdürebilselerde Türkiyedeki kamu ve özel kuruluşlarda çalışan özellikle beyaz yaka olarak tabir edilen ofis çalışanlarının  %96 ‘ sının evden çalışmaya geçtiğini bildirmiştir. Küresel bir pandami krizi ile gelen bu ani değişimde ve yavaş yavaş ofislere ve yeni normal hayata dönmeye başladığımız post-pandemi sürecinde öncelikli olarak bireylerin ve yakınlarının psikolojik güvenliğini sağlamak kamu ve özel kuruluşların önceliği olmuştur. Böyle bir süreçte evde karantina altında sosyal izalasyonu sağlayarak aynı zamanda iş hayatındaki performansı sürdürebilmek bir çok kişi için ilk etapta zor olsada bir süre sonra benimsenerek başarılı bir şekilde uygulanmış görünüyor. Tabi bunu yaparken iş ve özel hayat dengesinin sağlanabilmesi, çocuklar için eğitim görevinin ebeveynlerin üstlenmesi gibi zorlukların olması bu durumun kimi aileler için uzun süreçte fiziksel ve psikolojik olarak olmasına neden olmuştur.

Evden çalışmanın her nekadar trafikten kaçınma, uyku süresinin artması, beslenme, işe odaklanabilme gibi olumlu yanları olsada bir çok firma uzun süreli izalasyon ve yanlızlaşmadan dolayı takım performansı, ekip dayanışması ve ayrıca yaratıcılık gibi konularda olumsuz geri bildirimlerde de bulunmuşlardır.  Bu nedenle tüm kurum ve özel kuruluşlar için ticari faliyetleri ve iş devamlılığını sağlayabilmek, çalışanlarının psikolojik dayanıklılığını ve farkındalığını artırmak adına koruyucu psikolojik destek hizmeti sağlayabilmeleri çalışanların otonom bir şekilde kendi duygu ve düşüncelerini incelemeleri ve davranışlarını kontrol altına almaları konusunda son derece faydalı olacaktır.

Bu tarz bir koruyucu psikoterapi hizmeti sağlanırken aşağıdaki süreçlrti izelenmesi ve terapinin kapsayıcı olması önemlidir.

  • Bireysel psikoterapi ile mevcut sorunları kişiye özel birebir seanslar ile tespit etmek ve pandemi öncesi veya pandami sürecinde bireysel psikoterapi aktiviteleri kapsamında çözüme kavuşturmak.
  • Pandemi sürecinin psikolojik etkileri açısından öncelikle kişinin bireysel farkındalığı ölçmek ve bireyin kendisi/ailesini koruması için gerekli azami bilgiyi edinmesini sağlamak.
  • Post-pandami sürecinin iş ve özel yaşamda olası psikolojik reaksiyonları özelinde psikolojik güvenlik güvenlik altyapısını oluşturabilmek amacıyla koruyucu eğitim sağlamak.

Koronavirüs pandami sürecinde ve sonrasında yeni normal düzende belirli bir miktarda olsa uzaktan çalışma hayatının benimseneceği gerçeği ile  uzaktan iletişimin ve etkileşimin, bireysel sorumluluğun, güvenin önemi artacak; bu tarz koşullara uyumlu, dayanıklı, adaptasyon yeteneği güçlü bireyle iş mülakatlarında öne çıkacaktır.

Ruh sağlığı kalkanı olarak farkındalığı ve dayanıklılığı artırmak

Hepimiz biliyoruzki insanoğlunun çözemeyeceği bir sorun yoktur ve bu konuda da aşısının bulunarak Koronavirüs’ün ve buna bağlı gelişen psikoloik etkilerin hayatımızdan çıkacağı günlerde olacaktır. Bu aşamaya gelene kadar biz bireysel olarak bağışıklık sistemimizi düşünüp koruduğumuz gibi ruhsal dengemizi de korumamız ve bu olumsuz duygularla sağlıklı bir şekilde başa çıkmayı öğrenmemiz gerekmektedir. Rutinlere geri dönmek, yeni hobiler keşfetmek, yalnız olmadığımızı hissettirecek kişiler ile online da olsa iletişimde olmak ruh halimizi dengelememize yardımcı olacaktır.

Bu süreçte kendimizi tanımak hangi duygu ve düşüncelerin kaygı ve korku mekanizmamızı tetiklediğini bilmemiz gerekir. Böylece hem sosyal hayatımızda hem de iş hayatımızdaki olası zorluklar ile daha kolay baş ederek ve davranışlarımızı kontrol altına alarak en az zararla bu süreci atlatmış olacağız. Ama unutulmaması gereken en önemli gerçek bir sonraki krize hazırlıklı olmamız gerektiğidir. Bunun küresel çapta bir salıgın, şiddetli bir deprem, ülkemizle alakalı bir kriz veya ailemizle alakalı bir sorun olmasının bir önemi yok, sorun ne olursa olsun vicudumuzda çalışacak kaygı ve stress mekanizmalarının aynı olacağını ve nekadar hazırlıklı ve dayanıklı olursak okadar az zararla atlatacağımızı, belki biraz esneyeceğimizi ancak kırılmayacağımızı bilmemiz gerekir.

aldatma

Aldatma

Aldatma Nedir?

Aldatma, birinin gerçek olmayan bir şeye inanmasına neden olan büyük ya da küçük, zalim ya da kibar bir eylemdir. Genel olarak dürüst insanlar bile aldatabilir; çeşitli çalışmalar ortalama bir insanın günde birkaç kez yanılttığını göstermektedir. Bu yalanlardan bazıları büyük (“seni hiç aldatmadım!”) Ama daha sık, rahatsız edici durumlardan kaçınmak ya da birinin duygularını bozmak için kullanılan küçük beyaz yalanlar olabilir (“Bu elbise iyi görünüyor”).

Psikoloji araştırmalarında aldatma oldukça tartışmalı bir etik konudur. Bazı psikologlar, bir araştırma çalışmasına katılan birini aldatmanın sahtekâr olduğunu ve bir katılımcının deneyin gerçek doğası hakkında bilgilendirilmediğini iddia eder. Diğerleri aldatmanın gerekli olduğuna inanır çünkü katılımcıların doğal olmayan bir şekilde davranması engellenir; katılımcıların, gözlemlenmediği veya çalışmadığı zaman normal şekilde davranması beklenir.

Aldatma her zaman dışa dönük bir eylem değildir. İnsanların kendilerine söyledikleri yalanlar da vardır, çünkü benlik saygısının sağlıklı bir şekilde sürdürülmesinden kontrolleri dışındaki ciddi sanrılara kadar yalanlar vardır. Kendisine yalan söylemek genellikle zararlı olarak algılanırken, bazı uzmanlar, belirli türden kendini aldatmanın (aksine kanıtlar olsa bile zor bir hedefe ulaşabileceğine inanmak gibi) genel refah üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabileceğini savunmaktadır.

Aldatma, propaganda, dikkat dağıtma ve gizleme gibi kavramları içerir.

Birçok durumda aldatmayı istemeden yanlış bilgi sağlamaktan ayırt etmek zordur. Bunun nedenlerinden biri, bir kişinin veya tüm kuruluşun kendini aldatabilmesidir.

Aldatma Etiği

Psikologlar etik hususları dikkate aldıklarından emin olan kurallar altında çalışırlar. Aldatma katılımcılara zarar verebileceğinden, araştırmada aldatmanın kullanımı etik ilkelerinde belirtilmiştir. APA etik kodu, sonları araçları haklı çıkarmadıkça bir psikoloğun aldatmaması gerektiğini belirtir. Bu nedenle, çalışmanın sonucu aldatıcı taktiklerin potansiyel zararına ağır basarsa aldatma kullanılabilir. Araştırmanın sonucunun, aldatmanın kullanımını haklı çıkaracak kadar değerli olduğu iddiasını yapmak zor olabilir. Sonuç ne olursa olsun, aldatıcı olmadan benzer sonuçlar bulunabildiğinde ya da “fiziksel ağrıya ya da ciddi duygusal sıkıntıya neden olması beklenir” olduğunda aldatıcı araştırmaya artık izin verilmemektedir. Ayrıca, herhangi bir aldatma kullanılırsa, deneysel süreçte mümkün olan en kısa sürede ortaya çıkarılmalıdır.

 

İlkelerimiz

deprem ve kaygı

Deprem Gerçeği İle Yaşarken Kaygıyı Yönetmek

Anksiyete yönetimi

Psikolojide ‘anksiyete’ olarak bilinen, insan varoluşunun ve hayatta kalma dürtüsünün temel bir bileşeni olan kaygı mekanizması çağlar boyunca var olan ancak sonraki nesillere form değiştirerek aktarılan bir korunma sistemidir. Kaygı halk içerisinde her ne kadar bir psikolojik sorun olarak algılansa da teknik olarak potansiyel bir tehlikeye karşı koruyucu önlem almamız veya var olan bir tehlikeye karşı vücudu hızlı bir şekilde fiziksel olarak hazırlayarak meydan okumaya hazır hale getiren otomatik bir koruyucu mekanizmadır.

Anksiyete ve fiziksel etkisi

Kaygı ile birlikte vücudumuzda bir çok biyolojik olay meydana gelir. Beynimizin amigdala bölgesi uyarılarak nefes alış veriş ve kalp atış hızımızı artırılır, kaslara daha fazla oksijen gitmesi sağlanarak tehlikeli duruma fiziksel hazırlanmasını sağlar. İlk çağlarda yırtıcı bir hayvandan veya tehlikeli bir doğa olayından kaçmak ve hayatta kalmak için geliştirilmiş bu doğal dürtü günümüz çağında gelişmiş toplumlarda iş ve özel hayatımızda ki gündelik endişelerle çok sık tetiklenir.  Bugün iş yerimizde patronumuzun bize verdiği bir işi veya projeyi yetiştirememe veya taksiti gelen ev kredimizi ödeyememe, iş kaybı, sağlık endişesi, ekonomik endişeler gibi sanal tehlike faktörleri ile tetiklenir.

İnsanlar kendi inançları ve değerleri doğrultusunda iç dünyasında yarattığı, gelecek ile alakalı gerçekleşmemiş bu tür sanal korkular ve endişeler ile yaşarlar. Bu faktörler her ne kadar bir deprem veya doğa olaylarından yaşanabilecek ölüm korkusu ile aynı derecede kaybetme riski kaygı seviyesi oluşturmasa da beynimizde ve vücudumuzda aynı fiziksel etkileri tetiklemekte ve uzun süreli kaygı hali oluşturduğundan insan vücuduna ve sağlığına zarar verecek boyuta gelmektedir. O halde farkındalığımızı artırarak kaygı faktörlerin insanın kendi iç dünyasında oluşturduğu sanal kaygı tetikleyicileri ve dış çevreden kaynaklanan doğa olayları, deprem ve afet gibi gerçek kaygı tetikleyicileri olarak ayırt edebilmemiz gerekir.

Anskiyete Bozukluğu ve Deprem

Anksiyete bozukluğu ise bu tür kaygı faktörlerinin artması, uzun süreli ve şiddetli hissedilmesi  durumunda ortaya çıkan bir psikolojik sorundur. Uzun süreli kaygı bozukluklarının ani tetiklenen panik atak durumuna çevirmesi söz konusudur. Kaygı bozukluğu ve panik atak gibi psikolojik sorunları önlememizin tek yolu sanal ve gerçek kaygı faktörlerimizi ayrıştırabilmek ve sanal olanları hayatımızdan çıkarmaktır.

Deprem bir doğa olayıdır ve deprem kuşağı üzerinde yaşadığımız gerçeğini pek değiştiremeyeceğimizden ancak  tedbirleri alabiliriz. Evimizi sağlamlaştırarak veya daha güvenli bir bölgeye taşınarak gerekli koruyucu önlemleri alabiliriz.  Sonuç olarak doğa olaylarından kaynaklanan yani dış kaynaklı kaygı faktörleri ile yaşamayı öğrenmeli ancak günlük hayatımızdaki ve etki alanımız içerisindeki diğer unsurları elimine ederek  kaygı bozukluğuna neden olan aşırı kaygı yüklenmesini engelleyebilir ve sürdürülebilir bir ruh haline sahip olabiliriz.  Eğer siz veya aileniz kaygı yönetimini yapmakta zorlanıyorsanız profesyonel bir ruh sağlığı uzmanı tarafından destek almalı. Sizin veya ailenizin ruh sağlığını etkileyen tüm kaygı faktörlerini analiz ederek ve kendinizi eğiterek önlem almanız tavsiye edilir.

Kaygı Bozukluğu

çatışma

Sağlıklı Çatışma Yönetimi

Çatışma nedir?

Çatışmalar gerek özel hayatımızda gerekse iş hayatımızın kaçınılmaz bir parçasıdır. Çatışmalar yönetilmeye açık enerji kaynaklarıdır ve iyi yönetilmediğinde psikolojik güvenliğimizi ve ruh sağlığımızı olumsuz yönde etkiler. Çatışmanın konusu aile veya iş ortamında her ne kadar değişse de temelde tek dayanağı bireyler arasındaki farklılıktır. İnsan doğası ve çeşitliliğinden dolayı var olan fikir, çıkarlar, üslup, karakter, kültür, kuşak, algı, cinsiyet, normlar, değerler, inanç, bilgi, öncelikler, hedef, yöntem ve beklentiler gibi farklılıklardan ortaya çıkar.

Çatışma hayatımızda kaçınılmazdır ve sağlıklı yönetildiğinde yıkıcı olmaktan çok yapıcı da olabilir.  Tekniğini bildiğinizde yapıcı olarak ilişkinin korunması, sorunların çözümü ve uzlaşma konusunda üstünlük sağlayabilirsiniz. Çatışma yönetiminde muhakeme gücü önemlidir. Anlaşmazlığa neden olan kaynak iyi gözlemlenir ve analiz edilirse gerekli çözüm tekniği üretilerek bir krize neden olmadan  kolayca kontrol altına alınabilir. Burada temel çatışma kaynakları konu ve muhataplardır. Çatışma yönetimi süresince kişinin duygusal esnekliğe sahip olması tepkilerini kontrol edebiliyor olması işini oldukça kolaylaştıracaktır. Ancak bu seviyede bir kontrol gücü ve duygusal çeviklik ya uzun bir deneyim süreci ile ya da profesyonel olarak alınmış bir psikolojik destek eğitimi ile mümkündür.

 

Aile içerisinde çatışmaları yönetmek mümkün müdür?

Özel hayatta muhataplar eş, ebeveyn, çocuklarımız,  arkadaş veya aile bireylerimiz olabilir ve bu durumda temleden var olan duygusal bağlar söz konusu olduğundan diğer ortam çatışmalarından daha yıpratıcı ve zor olur genelde. Bu durumda konu aile olduğunda daha hassas davranmak ve konuyu daha detaylı muhakeme etmek sağlıklı bir çatışma ve sorunsuz bir uzlaşma sağlamak açısından önemlidir. Dünyada hiçbir ilişki yoktur ki beklenti olmasın. Bu gibi anlaşmazlıklarda çatışma konusunu, beklentilerin ve karşılıklı ihtiyaçları iyi analiz edilmesi, çatışmanın kurulmuş olan nezaket ve güven bağını incitmeyecek şekilde yönetilmesi, ailenin ruh sağlığının zarar görmemesi için oldukça önemlidir. Örneğin, eşinizin arkadaşları veya akrabaları ile daha çok zaman geçirmek istemesi ve sizin buna bir şekilde karşı çıkıyor olmanız. Bu durumda karşılıklı ihtiyacın belirlenmesi ve durumun nezaket ve güveni sarsmadan müzakere edilmesi önemlidir.  Eğer bu durum kontrol edilemiyorsa ve çatışma yıkıcı/zarar verici olmaya başlıyorsa bir aile ve çift psikoterapisi desteği almak oldukça elzemdir. Başvurulan psikiyatri hekimi veya psikolog uzmanlık konusu olarak durumu muhakeme eder.

Psikoterapi Desteği

Psikoterapist aileyi bir bütün olarak ele almakla birlikte her iki bireyi ayrı ayrı inceleyerek kaynakları belirler; çatışmayı çözemez belki ancak gerekli farkındalığı oluşturarak çatışmanın sağlıklı olarak tarafları yıpratmayacak şekilde yönetilmesini sağlar.  Bu desteğin alınması yönetilmemiş çatışmadan dolayı oluşacak diğer sorunları engeller. Zira yönetilmemiş çatışma yok olmaz ancak yön değiştirir. Yani evde sağlıklı olarak yönetilmemiş ve çözümlenmemiş bir çatışma kişinin iş hayatında veya faklı bir ortamda faklı bir tepki biçiminde vuku bulacaktır. Örneğin evde eşiyle tartışmış ancak bir çözüme varılmamış bir anlaşmazlık ertesi gün patronunuzla veya bir iş arkadaşınızla sebepsiz yere basit bir konudan dolayı tartışmanıza neden olabilir. Aynı şekilde iş yerinizde patronunuzla veya iş arkadaşınızla yaşadığınız ve yönetilememiş bir çatışma evde çocuğunuza yersiz yere azarlamanıza ya da trafikte tanımadığınız biriyle münakaşa etmenize sebep olabilir.

Özel ilişkilerin olmazsa olmaz unsurları güven, ilgi ve nezakettir. Güven tüm ilişkilerde olduğu gibi aile, eş ve arkadaşlık ilişkilerinde taşıyıcı kolondur. Nezaket ilişkiyi sağlıklı tutar, ilgi ise ileriye götürür ve ilişkininin dinamiğini belirler.

 

 

Peki ya iş hayatımda çatışma ve anlaşmazlıkları nasıl yönetirim?

İş hayatındaki çatışma faktörleri işin içeriğinden veya sektörden bağımsız ve suni olarak bilinçli bir şekilde konumlandırılmışdır. Zira şirketler ve kurumlar gelişmek ve kalkınmak için çatışmalardan beslenirler. Hangi sektör olursa olsun iş ortamı ve organizasyon tasarımı bunu temel alarak kurgulanır.  İş hayatındaki sağlıklı çatışma tekniği ise proaktif davranarak hazırlık yapmak ve iletişim yöntemleri geliştirmektir. Bunu doksan dakikalık bir futbol maçına benzetebiliriz. Nasıl musabakadan önce  karşı takım ve takımın  oyuncuları tek tek analiz edilir ve ona göre strateji belirlenirse iş hayatımızdaki iletişim ve çatışma yöntemlerimizi de bu şekilde kurgulamamız gerekir.

İletişimde en kolay çözülebilecek faktör fiziksel engellerdir. Her zaman tüm iş arkadaşlarınıza erişilebilir olduğunuzda bu ortadan kalkacaktır. Psikolojik engeller fiziksel engellere nazaran kontrol edilmesi daha güçtür. Birinin size ön yargısı olmadan doğrudan iletişime geçebilmesini sağlamak kolay sağlanabilen bir özellik değildir. Özellikle yargısız ve dürüst bir geri bildirimin henüz normalleşmediği kültürümüzde bu oldukça güçtür. Bu gibi iletişim sorunları, bireysel veya kariyer çıkarlar iş hayatındaki çatışma kaynaklarının en temel unsurlarıdır.

Çatışan Rolleri

Çatışmada kişilerin rolleri kişilik tiplerine ve deneyimlerine göre belirlenir. Çatışma konusu, kaynağı ve ölçülmüş riske göre taraflardan biri kaçınmacı, iş birlikçi, kabullenen veya rekabetçi olabilir.  Konu ve ortam ne olursa olsun en üst katmanda herzaman içinde yaşanılan toplum kültürü vardır. Monokronik toplumlarda proaktif(temkinli) yaklaşım vardır ve önceden planlı olduğundan müzakerelere/çatışmalara hazırlıklıdırlar. Tepkileri daha profesyonel ve çözümcüdür. Psikolojik olarak esneklerdir ve çatışmalar yıpratıcı değil aksine yapıcıdır. Örneğin, Almanya veya İngiltere.  Polikronik toplumlarda ise reaktif (tepkisel) davranış söz konusudur. Yani ön hazırlık olmadan olay anında hazırlıksız yakalandıklarından çatışmayı yönetemezler ve duygusal karşılık kaçınılmazdır. Bu duruma alışmış bireyler o anda doğru tepkiyi veremediklerinden olay geçtikten sonra aksiyon alırlar. Yönetilememiş çatışmadan  dolayı iş ve özel yaşamları arasında bu tepkiler rol değiştirerek ortaya çıkar ve yıpratıcı olur.

Çatışma yönetimi kaynağı veya ortamı nasıl olursa olsun öncelikle kaynağı ve muhatabı tespit edilmelidir. Çatışmaya konu olan muhatapları tespit ve analiz ederek uygun çatışma yöntemine (kabullenen, kaçınmacı, iş birlikçi veya rekabetçi) karar vermektir. Belki kendinize aşağıdaki soruları sorarak çatışma sürecinde duruşunuzu, yönteminizi ve amacınızı doğru bir şekilde belirleyerek  anlık tepkilerinizi kontrol edebilir ve yönetebilirsiniz.

Gerçekten konu nedir?

Konu sizin için ne kadar önemli?

Çatışmaya dâhil olan ve sonucundan etkilenecek kişiler kim?

Bu kişi(ler) ile olan ilişkim ne kadar önemli?

Karşınızdaki insanı kaybetmemek konu üzerinden elde edeceğiniz çıkarlarınızdan daha mı önemli?

Çatışmadan kaçınırsam ne kaybederim?

Kazanırsam elime ne geçecek?

İş birliği yapmak diğer durumlara göre ne kazandıracak?

Bunu çözebilecek yeteri kadar sürem var mı?

Çift ve Aile Terapisi