Blog

Makaleler

Sahip Olmak Değil Kaybetmektir Asıl Tehlike

Medeniyet ve endüstri devrimleri insanlara bir çok kolaylık getirmiş olsada,  yeni oluşumlara ve sürekli değişim durumuna adaptasyon çabasında olan insan beynine yeni hastalıklarda getirmiştir. Çağdaş toplumlarda giderek artan sıklıklarda görülen anksiyete bozuklukları (kaygı hastalıkları)  bunlardan en yaygını olmuştur. İlk çağlarda vahşi doğada canını kurtarmak için yırtıcı hayvanlardan kaçmasını sağlayan mekanizmadan farklı değildir insan beynindeki bu yapı. Ancak burada korku unsuru, ozaman olan gerçek korkudan bugünün medeni insanının oluşturduğu sanal bir korkuya dönüşmüştür. Peki insanı bulunduğu konumda ve konfor alanında güvende kalmasını, tehlikeden uzak ve temkinli haraket etmesi için var olan kaygı mekanizması nasıl olduda insanın kendi kendini engelleyen bir düşmana dönüştü?

Kaygı bugünün toplumlarında statu kavramı doğrultusunda sahip olma ve kaybetme arasında bocalayan insanlığın baş belası olmaya başladı, insanlar nekadar çok doğadan ayrımlaşırsa sahip olma duygusu ve bunun yanında gelen kaybetme korkusu o derece artmıştır. İlkel çağlarda insanoğlu avcı toplayıcı kominlerde sahip olma dürtüsünden çok ihtiyaç ve karnını doyurma üzerine düşünüp hareket ederdi yani fazlasını biriktirmek depolamak yada güncel olarak zenginleşmek kavramı anlamsızdı. Günümüzde ise evrensel değerler daha fazlasına sahip olma zengin olma şeklinde pompalanan bir kültür yaratan insanlık şimdide bunu getirmiş olduğu kaybetme kaygısını yaşamakta. Fazlasını biriktirmek veya edinmek ile oluşan statüyü koruma çabası ve onu kaybetme korkusu insanın farketmesede en büyük motivasyonudur. Ancak bilinçsiz olarak gerçekleşen bu çaba uzun süreçte özellikle ekonomik ve sosyal krizlerin yaşandığı zorlu şartlarda kaygı bozukluklarına neden olmaktadır. Daha iyi betimleyebilmek adına örnek vermek gerekirse 100 Milyon dolar serveti olan birininin olası bir krizde 99 Milyon dolarını kaybettiğini düşünün. Bu kişi büyük olasılıkla var olan servetinin kaybetmekten çok edindiği statüyü ve yaşam şartlarını kaybettiğinden depresyona girecektir ve hatta intiharı bile düşünebilmektedir. Halbuki kala 1 Milyon dolar değerindeki serveti diğer milyonlarca insan için bir servet değerindedir. Maddiyatla somutlaştırmaya çalıştığımız bu korku sosyal kazanımlar için de geçerlidir. Edinilmiş arkadaş veya kurulmuş bir aileyi kaybetmekte aynı etkiyi yaratır.

Güncel psikiyatri bilimi hastalık kaynağından çok semptomu iyileştirmek üzerinde hem fikir olsada doğu tıbbında varoluşsal bakılan kaygı insanın hareket içinde olması gerektiğini söyler ve bu durumda asıl olan sahip olmak değil hareket halinde olmaktır.  Örnek vermek gerekirse bir sporcu sporunu yapıp hareket ettıkçe iyi hisseder ve zamanla bu spordan kazandıkları artıp zenginleşip sporu yani hareketi bıraktığında yaşadığı kaygı anlamsız gelsede bu bir kaybetme kaygısıdır. Bir çok danışan tarafından söylenen; ”aslında hayatımda iyi gitmeyen hiç bişey yok, kazancım iyi nerden geldi bu panik atak?” desede bilinç altı daha önce kazanırken ve hareket halindeyken olmayan bir biyolojik alarmı verir ve bunun adı sahiplik yada iktidarı kaybetme kaygısıdır.

Write a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir